Kur'ân-ı Kerim'i okurken hep düşünmüşümdür: Nasıl oluyor da bundan yüzyıllarca önceki Arapça ile bugün yazı dili olarak kullanılan Arapça ile bugün yazı dili olarak kullanılan Arapça birbirinin aynıdır ve hatta Kuran-ı Kerim'in dili pek çok bakımdan bugünkü Arapça'dan daha fasih ve üstündür?
Nasıl olur da okur yazar veya tahsili bir Arap, meal ve yorum yapmasada Kuran-ı Kerim'i anlayabilmektedir. Bu sorulara verilecek cevap çok açıktı. Kuran-ı Kerim insan elinden ve dilinden çıkmamıştı, mucizevi bir kitpatı.
Hz. Muhammed'e (O'na selâm olsun.) okunmuş, ezberletilmiş ve sonra yazıyla sabitleştirilip, korumması sağlanmıştı. Allan ,kelâm sıfatını belki de Kuran-ı Kerim ile tezahür ettirilmişti. Kuran-ı Kerim'in mükemmelliği ve bozulmadan bugüne kadar korunması onun kutsallığının ve mucizeviliğin bir deliliydi. ...
Kutsal kitabımızla ilgili bu düşünceler, beni Türkçe ile ilgili başka ihtimallere ve varsayımlara sürükledi: Kuran'ı Kerim; Türkçe indirilseydi, acaba bugün kullandığımız Türkçe ile aynı mı olacaktı, bir Kazak Türkü, bir Uygur veya bir Yakut Türkü hiç hiç rehbersiz bu Türkçeyi anlayabilecekler miydi?
Kuran'ı Kerim, Türkçe indirilmediğine göre; böyle bir varsayımda, ilk olarak akla gelen ve incelenmesi gereken tek eser Orhun Kitabeleriydi. Bu kitabeler, üç yüz milyondan fazla insan tarafından konuşulan bir dilin yegâne ve ilk müşterek kaynağıydı. Kuran-ı Kerim'in indiriüşzamanına hemen hemen paralel, ama başka bir coğrafyada yazılmış Orhun Kitabelerini, bırakınız bir Yakut veya Gagavuz Türkünü, Türkiye'de kaç tahsilli insan orjinal şekli ile anlayabiliyordu?
İşte bu anda içime büyük bir sızı düştü. Orhun Kitabeleri, belli bilim adamlarının spesifik çalışmaları dışında, farklı bakış açılarıyla incelenmemişti. Söz gelişi, Orhun Kitabeleri, istifade edilebilir başucu kitabı olabilirdi. Orhun Kitabelerinin üslûbu, kitabelerdeki ifadelerin hayatı kavrayış biçimi gibi çeşitli konular henüz işlenmemişti.
Orhun kitâbelir, elbette kutsal bir mucizevi eser değildi, ama; Atalarım sanki ta Arap yarımadasından Hz. Muhammed'in (Ona selam olsun). "Bilginizi yazı ile pekiştirin." sözünü duymuşlar ve Bengü Taşları kazımışlardı.
İçimdeki sızının bende bıraktığı borurluk hissi ile Orhun Kitabelerini y'medin okumaya başladım. İtiraf etmeliyim, bu okuyuşum o güne kadarki okuyuşlarımdan büsbütün farklıydı. Kelimelerin eklerini, köklerini hiç görmüyordum. Bütün dikkatim, kitabelerin tamamına hakim olan kararlı, imanlı ve yalnızca Tann'ya boyun eğmiş atalarımın sarsılmaz ifadelerinde idi. Bu ifadeler bendeki, âbideleri kazıyabilmeleri için, atalarıma Tanrı'nın ilham ve büyük güç verdiği kanaatini kuvvetlendiriyordu. Okudukça; Yolluğ Tiğin'in Tanrı'dan aldığı bu güç ve bengü hayat inanışıyla taşları kazıdığını düşünüyorum.
Kitabelerin yazılışındaki esas hareket noktasının ebedilik (bengü hayat) inanışı olduğu açıktı. Sık sık da insanın yaradışılına temas edildiği göz önünde bulundurulunca, kitabelerdeki bu kutsal ifadeleri tasnif etmek için bir sebep olamazdı. Böylece, Orhun Kitâbelerindeki Tanrı'nın iradesinde, O'nun kâinatı yaratma kudretine ve Türk'ün halk edilişine ait ifadeleri genel bir değerlendirme ve tasnife tâbi tuttum. Bu değerlendirmede, Muharrem Ergin'in Orhun Abideleri adlı eseri esas alınmıştır. Bu eserden alınmış ve Türkiye Türkçesi ile verilmiş şekilllerdeki parantez içi numaralarının ilki kitabın sayfasını, ikincisi paragraf numarasını göstermektedir.
Her ne sözüm varsa edebî taşa vurdum. (19-11)
Gönüldeki sözümü vurdurdum. (19-12)
Ebedî taş yontturdum (19-13)
KAİNATI ve İNSANI TANRININ YARATTIĞINI VE İNSANIN YARADILIŞININ (KARAKTERİNİN) BİRBİRİNDEN FARKLI OLDUĞUNU VURGULAYAN İFADELER:
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta iki arasında insan oğlu kılınmış, insan oğlunun üzerinde ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. (33-3)
Yukarıdaki Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. (35-10)
Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabii, oğulları kağan olmuş tabii. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak (20-5)
Bilge Tonyukuk ben kendim Çin ilindi kılındım. (52-1,2)
Ondan sonra küçük kağan olmuş tabii, oğulları kağan olmuş tabii. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi kılınmamış olacak (34-6)
Türk milleti kılmalı, Türk kağanı oturalı Şantung şehrine denize ulaşmış olan yok imiş (55-1)
TANRI BUYURDUĞU VE LÜTFETTİĞİ İÇİN KAĞAN OLUNDUĞUNU VE İL TUTTUĞUNU VURGULAYAN İFADELER:
Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz söktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili töreyi kazanıp uçup gitmiş (22-16), (36-13).
Ondan sonra Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için ölecek milleti diriltip besledim (39-24)
Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için Kağan oturdum. (49-7)
Tanrı buyurduğu için, on dört yaşımda Tarduş milleti üzerine şad oturdum. (36-15).
Tanrı buyurduğu için kendim oturduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tertipledim. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi, düşmanı koyun gibi imiş. (35-11)
TANRININ TÜRKÜ YÜKSELTTİĞİNİ VE ONUN YARDIMI İLE, O BİLGİ VERDİĞİ İÇİN KAĞAN VE DEVLET OLUNDUĞUNU GÖSTEREN İFADELER:
Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, babam hatunu yükselten Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii. (38-21), (24-26)
Ondan sonra Tanrı bilgi verdiği için kendim bizzat kağan kıldım. (53-6)
Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltjriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak. (21-11)
Tanrı korusun, bu Türk milleti arasında silâhlı düşmanı koşturmadın, damgalı atı koşturmadım. (60-4)
Genel olarak yapılan bu dört tasnif dışında, Orhun Kitabelerinde geçen bir kaç ifade daha vardır ki, kitabelerin yazıcsı bu ifadeleri kazmak için ilâhi bir kuvvet tarafından âdeta yönlendirilmiştir. Bu ifadelerden biri şudur: "Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. ZAMANI TANRI YAŞAR. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. (30-11)"
Bu ifadedeki "Zamanı Tanrı Yaşar" cümlesi insanların putlara taptığı bir çağda söylendiği ve yazıldığı için büyük önem arzetmektedir.
Ayrıca , "Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilin töreni kim bozabilecekti? (38-18 ifadesi de, Tanrı iradesi dışında Türk Milleti'ne bir şey olamayacağını, ancak O'nun iradesi ile Türk milleti'nin yok olabileceğini vurgulaması bakımından son derece kayda değerdir.
Yüzlerce badireye rağmen bugün ayakta olan Türk milletine bu, Tanrının lûtfudur. Allah, birbirinden uzak coğrafyalarda, ama birbirine yakın zaman dilimlerinde; Hz. Muhammed'i (O'na selam olsun) İslâmiyet'i ile şereflendirir ve onu kâinat'in Fahr'i yaparken, Atalarım Bilge Kağan, Bumin Kağan, Köl Tiğin ve Yolluğ tiğin'e, ebedi taş kazıyabilmeleri ve Türklüğün kutsal kitabelerini yazabilmeleri için güç veriyor ve VARLIĞINI onlara hissetiriyordu.
"ZAMANI TANRI YAŞAR" ifadesi ancak böyle büyük bir varlığı bilerek ve hissederek yazılabilecek bir ifadeydi.
Tanrım, Türk'ü ebediyen yaşat!.
Yrd. Doç. Dr. Ayşe İLKER
Türkyurdu Dergisi, 1993 sayı 76